Yer Yüzüne Fırlatılmış Ruh

Yeryüzüne fırlatılmış ruhu onu boğuyordu. Koca ve hantal bir bedene hapsedilmişti. Bu beden ona ağır geliyordu artık. Yeryüzünü bu bedenle arşınlıyor, arşınlarken sorguluyor sonra da dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyordu: “Çok yalnızım, mensubu olduğum tür dışında başka hiçbir varlık sorgulama yetileriyle donatılmamış. Üstelik bu sorgulama çocukluğumdan itibaren eğreti bir zemin üzerinde yükselmiş ve devasa bir bozuk düzene dönüşmüş.”
“Kendisine var olduğunu söyleyen düşüncesi öylesine bir oluş hali miydi?” bilmiyordu. Kimi kulağına eğilip ölümün ötesini fısıldamış kimi reenkarnasyondan bahsetmiş kimi de her şeyi reddetmesini salık vermişti. Ama o bunların hepsine kuşkuyla yaklaşmıştı. Aslında kuşkudan ziyade tüm bunları kavrayacak bir akıl yetisinden yoksundu. Evrendeki devasa kaosu anlamak istiyor ama gerekli donanımdan eksikti. Bunun için de kendisini suçlayacak hali yoktu. Fakat hem yorgun zihni hem anıları hem de hantal bedeni tüm hücrelerine kadar bundan etkileniyordu.
Baş edebildiği şeyler de vardı. Mesela bu bedenle düşünüp hareket ediyor, bu bedenle birlikte acı çekip mutlu oluyordu. Bu beden onu oluşturan şeydi. Hal böyleyken bedeni ortadan kalktığında deneyimleri de ortadan kalkmayacak mıydı? Şu anki insan olarak yaşadığı deneyimleri reenkarnasyonla başka bir hayatta, başka bir canlının bedeninde yaşaması mümkün müydü? Ya da her şey birkaç elementin birleşmesiyle oluşmuşsa ölümle beraber bu elementler dağıldığında ortada korku adına bir şey kalacak mıydı? Daha da önemlisi eğer hayat sadece burada ve şu anın içindeyse tüm zamanların bir önemi var mıydı? Derinlere inemeyen bir ah çekti…Bu cevapsız sorular, bunca anlamsız, katıksız olgular…
Her şey sürekli değişiyordu, buna şüphe yoktu. Biraz önce elindeki çocukluk fotoğrafına bakıp o çocuğun kendisi olmadığına adı gibi emindi. Baştan aşağı değişmiş ve o çocuktan asırlarca uzağa savrulmuştu.
Tüm bunları düşünürken yeniden bedenine döndü. İşte buradaydı. Bu hantal ev onundu. Ya da bu hantal eve bir şekilde yolu düşmüş ve hayatı boyu bu zindanda mahsur kalmıştı. Bunu biraz daha derin idrak edince çaresizlikten yüreğine bir titreme geldi, gözleri doldu.
Yok yok, yerle gök arasında bir hapishane inşa edilmiş ve oraya nakledilmişti. Gerçek buydu. Böyle olunca kendini olduğundan farklı görmenin ne anlamı vardı? Hapishane penceresinde gökyüzünü izlemenin kime ne yararı vardı?
Gittikçe çaresizlik içinde debelendiğini fark etti. Buna alışamıyordu. Oysa alışmak istiyordu. Alışıp tüm bunları unutmak ve bu hapishaneyi birileri gibi güzel bir konağa çevirmek istiyordu. Fakat başarılı olup olmayacağını bilmiyordu.
Kısacası; hiçliğin duvarlarını aşıp gelmek istiyordu fakat önünde yokluğun gölgesi uzanıyordu. Güneşi aradığındaysa gölgede kayboluyordu.
Düşünce deryasında debelenirken diline doğaçlama bir şarkı iliştirdi:
Hiçliğin gölgesinde yaşadım
Hakikatin içinde yandım
Gözlerim hep tanıktı
Niyetimde bir parça saflık ve
Umudumda birkaç çatlak
…
* Varoluşsal krizler bazen bağımlılık yapar, birey orada kalmak ister ve bir nevi oradan beslenir.
Klinik Psk. Rahmi Arslan