ÖZ
ÖZ
Yerden bir çakıl taşı alıp baktı. Biraz durakladıktan sonra anlamaya başladı; her şeyin gizi bu taşta saklıydı. Artık ne düzinelerce kitap okumasına gerek vardı ne başka hedefler peşinde koşmasına ne de kovalayacak yeni bir mertebeye gerek kalmıştı. Elindeki taş hayatın özüydü. “Öz” her neyse işte o taşın içindeydi. Gözündeki tüm perdeler inmeye başladı. Hayata dair tüm kozlarını bir kenara bırakıp mücadele edeceği herkesle vedalaştı.
Bütün kibirli davranışları geride kalmış, büyüklük nidaları solup gitmişti. İçine dönüp baktığındaysa yıllardır bin bir güçlükle ördüğü kibirli benlikten ötürü özüne epey uzaklaşmıştı. Oysa bu heybetli benlik uğruna ne acılar çekmişti. Her taşını büyük bir özenle yerleştirmiş ve nicelerini inciterek bu aşamaya gelmişti. Fakat tüm bu çabayla büyük bir hapishane inşa ettiğini ve içine yerleştiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Yapılacak olan bu hapishanenin dışına çıkmaktı. Ancak yıllarca emek verip inşa ettiği bu yapının kapısından öylece çekip gitmek onu büyük bir boşlukta sallandırıyordu. Artık ayakları yere basmayacak, boşluğun gölgesinde sallanıp duracaktı. Kendini hiçliğin kollarına bırakmak istedi ama hiçlik mertebesine ulaşmasına da daha çok vardı. Bu belirsizlik içinde dönüp geride kalan bomboş benlik kalesine baktı, artık oraya da dönemezdi.
Ruhu vıcık vıcık olmuş bir çamur yığınıydı. Bu vıcık çamurun içinden dikkatlice geçip giden insanları anlıyor anlamasına ama yine de atılan her adımda ruhu inciniyordu. Bunlara rağmen kararlıydı. Henüz gerçeği görmemişti ama tüm bu saçmalıkların gerçek olmadığını kavramış ve güvenilir bir hapishanede yaşamaktansa huzursuz bir belirsizlikte yaşamak daha anlamlı geliyordu ona.
Klinik Psk. Rahmi Arslan
* Elbette sadeliğin olduğu bir mertebe var.





