Siyah İklim

Kahramanım; yüzünü doğaya dönmüş, önünde uçsuz bucaksız uzanmış beyaz kar örtüsünü izliyordu. İçindeyse yaşamın tüm evrelerini acıyla harmanlamış siyah bir iklim hüküm sürüyordu. Oysa içi neden böyle önünde uzanan kar gibi berrak değildi ki? Neden ömründeki ilkbaharlar çiçek açmadan geçip gitmişti?
Çocukluğundan itibaren yaşadığı onca şey gözünün önünde canlandı. İçinde ezilmiş masum cümlelerin her birine acıyarak baktı ve derin bir ah çekti, yüreğine batan kıymıklar canını derinden acıttı.
Soğuk havada soluğunun yayılıp uzaklaşmasını izledi. Zaten bu soğuk havalarda her zaman fazladan bir hüzün vardı. Hele içi buz tutmuşsa insanın, dışarısı onu daha çok yoksullaştırırdı böyle havalarda. Şimdi tam da böyleydi. Ruhunda geçmişe ait anılar ve kalbine batan insani olmayan bakışlar, soğuk havada ölüme yüz tutmuş tüm benliğini sarsıyordu. Oysa keder bir insana doğuştan yüklenmiyordu. Sonrada yavaş yavaş insanın yüreğine siyah bir kar gibi yağıyordu. Gün geçtikçe de kar tabakaları üst üste yığılır ve erimesi güç bir hal alırdı.
Bu düşüncelere gömülmüşken siyah bir karga havada bir kavis çizerek uçup gitti. Yan tarafında yapraklarını döken ağacın biri, yüz yıl öncesinden ölmüş bir insanın iskeletini andırıyordu. Dönüp ağaca baktı. Çok değil birkaç ay sonra karlar eriyecek, ağaç yeniden tüm yapraklarıyla birlikte doğaya renk katacaktı. Oysa kendisi gün geçtikçe ölüyordu ve ne kadar üzücüdür ki hayatında bir bahar daha olmayacaktı. Donup kalmıştı, içi acıyordu, ağlamak istedi…
Dışarıda beyaz bir iklim, kahramanımın içindeyse siyah bir kış vardı ve iki mevsim arasında sadece bir nefes vardı. Beyaz iklimden derin bir nefes alır ve nefes boğazından geçerek siyah iklimin derinlerdeki yamaçlarına doğru yayılıp inerdi. Bu nefes içeride hüzne boğulup tekrardan aynı yoldan dışarı çıkardı.
* Bireyin yaşadıkları onu dışsal gerçekliklerden kopararak kendi karanlığına hapseder.
Klinik Psk. Rahmi Arslan